[Dipnot] EVRENSEL DİL - MÜZİK


“Dünya kendi içinde müzikle ilgilidir zaten. Yaş, cinsiyet, ırk, din ve milliyet sınırlarını aşan müzik, içinde evrensel öğeler barındıran bir dildir. Müzik severlerin sayısı Çince, İngilizce, Hintçe, İspanyolca, Rusça ve bütün dilleri konuşan insanların toplamından daha fazladır. Müzik bütün gelir düzeylerinin, toplumsal sınıfların, akademik başarıların ötesindedir. Müzik herkese ve her canlı türüne seslenir. Kuşlar müzik yapar, yılanlar müziği duyunca büyülenir, balinalar ve yunuslar müzikle birbirlerine kur yaparlar. Uzay çağının başlamasıyla gök cisimlerinin müziği gerçeklik kazandı. Voyager uzay mekiğinde herhangi bir dünya dışı yaratığın eğlenmesi ve zihninin incelmesi için Bach'ın, Beethoven'in, rock'ın, caz'ın ve birçok ülkenin halk şarkılarının içinde bulunduğu doksan dakikalık bir müzik kaydı bulunuyordu.“
(Don Campbell, Mozart Etkisi, Çev. Feryal Çubukçu, İstanbul, Kuraldışı Yayıncılık, 2002, s. 19.)

[Dipnot] MÜZİK

"Eğer müzik akla ve duygunun üst katlarına seslenmemiş olsaydı ona sanat diyemezdik, onu basit gösteri danslarının estetik katına alırdık. Bütün sanatlar içinde, yapısı gereği, insan duyularını en çok avucu içine alan, fiziksel olarak insanı büyüleme gücü en yüksek olan sanattır müzik. Seslerin aklın üzerinde büyük bir güç kurması, hareketin duyuları körüklemesi, bilgili ama çığırından çıkmış bir müziğin bizde bırakacağı duyu sarhoşluğu, bu tür müziğin başlıca niteliğidir. Bu sarhoşluk sadece estetik değildir, dinleyicinin düşünce bütünlüğünü ve irade gücünü elinden alır. Müzikten alınan bu tür bir zevk nitelik bakımından değil, sadece yoğunluk olarak uyuşturuculardan farklıdır. O yasalar, o sağlam, ebedi yasalar, sayıların kutsallığı kadar sağlıklı yasalar, seslerin çekiciliği ve zenginliğini dengeleyen o müzik yasaları -bunlar ne derece güçlü ve yoğun olurlarsa olsunlar- hangileridir? Bu yüce ve kaçınılmaz görüşe göre Wagner'in müzikte yaptığı, hiç değilse başlattığı devrimin anlamı ve değeri nedir? Uygar toplumlarda müziğin salt bir zevk olarak bir süreden beri aldığı yer konusunda ne düşünebiliriz?"

Nietzsche'nin Müzik Üzerine Düşünceleri
Pierre Lasserre
Çeviren: İlhan Usmanbaş
Birinci Basım: Ekim 1996
İkinci Basım: Haziran 1997
Kapak: Fatih M. Durmuş
Montaj: Neşet Mut

SANAT


“Sanat, toplumsal gerçeklerden kaynaklanan, bu gerçekleri yansıtan, toplumların dengeli değişmesine katkıda bulunan bir kültürel öğedir.”[1]

Sanat, toplumları yönlendirdiği, biçimlendirdiği, bilinçlendirdiği, gibi, bireyleri de yönlendirir, biçimlendirir ve bilinçlendirir. İşlevsel açıdan da insanlık tarihi boyunca her çağda ve uygarlıkta, içinde bulunduğu dönemin sosyal, siyasal, bilimsel ve teknolojik gelişmelerinden etkilenmiş, dolayısıyla çağının bir tür “yorumcusu” olmuştur.

Sanat, dış dünyasına, kendisiyle ilgili estetik duygular, bilgiler verir ve aradaki etkileşimi sağlar. Bu etkileşim sanatçıyı tekrar harekete geçirir, yeni üretimlerinin nedeni olur. Yeni üretimler ise kendi çağını yansıttığı gibi, toplum için ileriye dönük işaretler verir.

Aristo, kuramında sanat yapıtlarının, aslında bilgi edinmeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü izlerken, dinlerken alınan her şey öğrenme amaçlıdır. Öğrenme de insan beyninin en önemli etkinliklerinden biridir. Öğrenme sırasında ulaşılan doyum, aynı zamanda sanat eserini algılarken de duyulur. Sanatın her türünde ve seviyesinde, sanatsal yoğunluk karşısında uyarılan öğrenmek dürtüsü ve güdüsü izleyiciye- dinleyiciye mutluluk verir.

“Çünkü sanat yapıtı, kendine özgü mantığı olan ve çeşitli düzeylerde organize olmuş motiflerin içyapısal özelliklerine sahip bir üründür. Üstelik sanatçı da bize öyle kolay çözüm yolları açan değil, işin nereden kalkmış, nereye gelmiş olduğunu belirtmeyendir. Sanat yapıtı, gerçekten büyükse, nesnelerin karmaşık durumu içinden yaşamdan, daha iyi, daha inandırıcı, daha uygun anlamlar çıkarmamıza yardımcı olur.”[2]

Sanat aynı zamanda bilimle de alakalıdır. “Bilim, doğal ve toplumsal olguların dayandığı yasaları bulgulamaya ve olayları açıklamaya çalışırken, sanat, biçimleri bulgulamaya çalışır. Çünkü sanatta belli kuramlara ve modellere uyma zorunluluğu yoktur... Bilimde gerçekler kavramlar aracılığıyla yorumlanırken, sanatta yorumlama daha çok duyuşlara ve sezgilere dayanır. Bilimde aranan şey doğruluktur. Bu nedenle bilimde duygulara yer yoktur; bilim tamamen akılcı ve mantıksal olmak zorundadır. Oysa sanat yapıtında gerçek kadar güzelliğe de yer vardır.”[3]

Bilim tek başına vardır ama sanat, bilimle iç içedir ve birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Bilimsel açıklaması yapılabilen her ses yığının müzik eseri olamaması gibi.

Sanatın bilimle olan ilişkisinin bir diğer tarafını da, sanatın öğretimindeki “yöntem bilimi” oluşturur. Yöntem bilimi ve sanatın ilişkisi ise kesin bulgularla kanıtlanmış, tanımı yapılmış ve sanatın estetiği ile buluşturulup kurallaştırılmış bir ilişkidir.

İnsanla dış dünyası arasında sürekli bir dengenin varlığından söz edilemez ama, insanın duyarlılığı ve sanatın gücü ile dış dünyayı bir noktada kesiştirebiliriz. Bu noktada sanatın kendisi vardır. İnsanın ve çevresinin değişken ve gelişken yapısı, bu kesişmeyi her zaman daha ileriye iter.

Sanat, insanla dış dünyası arasında “daha derin” bir ilişkiyi açığa vurur ve sanatın görevi tek bir tanımla açıklanamaz. Sanatın başlangıçtaki ile şimdiki görevleri aynıdır ancak, tarihsel süreç içindeki toplumsal değişimler kendi sanatlarını yaratmışlardır, çünkü sanat, toplumların birçok değişik gereksinimlerini karşılamak zorundadır.

“Sanata her dönemde insan aynı duyarlılıkla yaklaşmış ve bu ihtiyaç hiçbir zaman sönmemiştir. İnsan görmediğini, duymadığını ve yaşamadığını, başka biçimlerle (sanat yoluyla) hep yaşamak istemiştir. Sanatın etkileyici, büyüleyici gücü ise insanı kendine çekmiş, konuyu bile halde antik tiyatro sahnesinde oyun izletmiş, en modern salonlarda konser dinletmiştir.”[4]

[1] İbrahim Armağan, Sanatın Doğası ve Özyapısı, Sanat Olayı Dergisi, Mayıs 1982, s. 30
[2] Sezer Tansuğ, Herkes İçin Sanat, Altın Kitaplar Yay. 1982, s. 172
[3] Armağan, s.30
[4] Ernst Fischer. Sanatın Gerekliliği. Özgür Yay. Birinci Bl. Sanatın Görevi
MÜZİK ‘PAYLAŞILAMIYOR’

Kimi insanın çok hoşlandığı bir ezgi, kimi insana hoş gelmiyor. Eleştiriler, çok zaman kırıcı boyutlarda oluyor. Herkes kendi beğenisinin –hatta, aynı ezginin farklı yorumlarını bile- en güzel olduğunu söyleyebiliyor. İnsanın müzik kültürü nasıl oluşuyor, beğeni neye göre biçimleniyor? Müziği anlamak - müzikten hoşlanmak ne demek? Nasıl müzik dinlemeli, dinleyici olma niteliklerimiz neler? Neden müzik dinliyoruz?..

Aristo, kuramında sanat yapıtlarının, aslında bilgi edinmeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü izlerken, dinlerken alınan her şey öğrenme amaçlıdır. Öğrenme de insan beyninin en önemli etkinliklerinden biridir. Öğrenme sırasında ulaşılan doyum, aynı zamanda sanat eserini algılarken de duyulur. Sanatın her türünde ve seviyesinde, sanatsal yoğunluk karşısında uyarılan öğrenmek dürtüsü ve güdüsü izleyiciye- dinleyiciye mutluluk verir.

Yaratıcı, yorumcu, dinleyici, izleyici, müzik eğitimcisi, müzik eleştiricisi… müziği oluşturan öğelerdir ve her biri kendi “gücüyle” müziği anlamlandırır. Müziği anlamlandırma gücü de ancak bilginin düzeyi ile gerçekleşir.

“Yapıt bir olgudur. Yaratıcı/sanatçı, dinleyici, eleştirici, bilim adamı başka başka kişilerdir. Her biri yapıtı değerlendirirken, o güne kadar kazandığı bilgi ve önyargılara dayanarak dinleyecek ve değerlendirecektir. Müzik sanatında herkesi doyuracak bir veri ya da yapı bulmak güçtür. Çünkü bilgi düzeyleri farklı olan kişilerin aynı besteciden aynı doyumu sağlamalarını beklemek doğru bir düşünce tarzı değildir. Müziğin duygular üzerinde etkisi düşünülürse pek çok "değerlendirme" yöntemi ve pek çok "sonuç" olacaktır. Birine göre sanat eseri sayılan bir beste bir diğerine göre gürültü sayılabilecektir. Biri eseri sanat yönünden yüksek bulurken, bir diğeri aynı eseri ilkel sayabilmektedir. Birini coşkulandıran bir eser, diğerini üzebilmektedir. (...) Belli bir zaman diliminde kaynaştırma işlevi gören bir beste bir başka zaman diliminde kavga ettirebilmektedir. (...) Herkesi doyuran bir beste olmadığına göre, tek bir yönteme, tek bir üslûba, tek bir felsefeye dayanmak olanaksızdır. Bu nedenle en sağlıklı değerlendirme, değerlendirenin o eser hakkındaki birikimini/bilgisini artırıp, dış etkenlerden arınarak yaptığı değerlendirmedir.”[1]

Sorunlardan biri dinleyici-izleyici açısından, ‘beğeni-beğeni oluşturma’ olarak görülebilir.

Farklı dinleyici profilleri, farklı kültürel düzeyler ya da farklı kültür grupları da farklı beğeni sahipleri olabilirler. Eğer ‘beğeni oluşturma’ gibi bir sorun varsa, o da ‘müzik dinleme’den ne anlaşıldığına , dolayısıyla müzik kültürüne bağlıdır.

Prof. Dr. Ali Uçan dinleyici profillerini –sınırları tam belirli değilse de- şöyle açıklıyor: ‘Müzik dinleyenler’, ‘müzik dinlediğini sananlar’ ve ‘müzik dinler görünenler’.

“Her insan, içinde yaşadığı toplumsal-kültürel çevrede-ortamda, az-çok, müzikle ilişki içindedir, ilişki içinde olduğu müzikten veya müzikli ortamdan etkilenir, etkilendiği müzikten veya müzikli ortamdan hoşlanır veya hoşlanmaz ya da öyle görünür. Her insan müzik dinler, dinlediği müziği algılar, algıladığı müziği anlar veya anlamaz ya da öyle görünür, anladığı müzikten hoşlanır veya hoşlanmaz, ya da öyle görünür. Birçok kişi müziği, anlamak için değil, hoşça vakit (zaman) geçirmek, müzikle zaman geçirmek, müzikle zaman doldurmak için dinler. Birçok kişi müziği anlayarak dinlemenin "nesnesi" olarak değil veya öyle olmaktan çok, ‘geri-plan’, ‘arka-plan’ öğesi olarak kullanır. Bunlar belki de müziği ‘dinleyenler’ değil ‘dinlediğini sananlar’ ya da ‘dinler görünenler’dir.

Öyleyse insanlar ‘müzik dinleyenler’, ‘müzik dinlediğini sananlar’ ve ‘müzik dinler görünenler’ olmak üzere üç kümeye ayrılabilir. Ancak, ne var ki insanları bu özellikleriyle ayırdedebilmek, birbirinden ayırabilmek çoğu zaman kolay değildir. Dinleti (konser) alanlarını, dinleti yerlerini, hatta dinleti salonlarını dolduran büyük yığınları oluşturan insanların birçoğu için orada müzik dinlemek, müziği anlama çabası içinde olmaktan, veya bilişsel, sezişsel, devinişsel ve duyuşsal bir estetik gereksinimi gidermekten çok, belki de (sadece) bir vakit geçirmektir. Sözü edilen ortamlarda insanlardan hangilerinin söz konusu üç kümeden hangisine girdiğini belirlemek kolay mıdır? Aynı durum, kuşkusuz, ‘müzikten anlama’ konusunda da geçerlidir, ya da geçerli olmak gerekir. Müzik dinleyen insanları da müzikten ‘anlayanlar’, ‘anladığını sananlar’ ve ‘anlar görünenler’ olmak üzere üç kümeye ayırmak olanaklıdır.”[2]

Müzik beğenisi oluşturabilme ‘müziği anlama’yla olası. Anlama ise, duygular da işe koşulunca genellikle “hoşlanma” ile karışıyor. Hoşlanma, belirli bir çaba gösterilmeden kendiliğinden de gelişebilen bir şeydir. Anlama ise, o konu ile ilgili bilgi-birikim-deneyim yani ‘bilme’ gerektirir. ‘Bilme’ için öğrenmek, öğrenmek için de programlı eğitim süreçlerine ihtiyaç vardır.

“Hoşlanma, ‘insanın kendine özgü bir yaşam içgüdüsü’dür. Her insan, yapısı ve yaradılışı gereği doğal olarak bir şeylerden hoşlanır. Hoşlanma işgüdüsünün nesnesi ‘müzik’ olduğunda bu, ‘müzikten hoşlanma’ya dönüşür. Genel olarak hoşlanma, ‘doygunluk veren, ılımlı ve sürdürülebilir coşkulanma’ diye tanımlanabilir. (…)

Müzikten hoşlanabilmek için ondan olumlu etkilenebilmek gerekir. Müziğin etkisi, kısaca, ‘müziğin verdiği izlenim’dir. Buna göre müzikten etkilenmek, ‘müzikten izlenim edinmek’ veya ‘müzikten izlenimlenmek’ demektir. Genel olarak müzik, insanı, ‘varlığı’ ve ‘niteliği’yle etkiler. Öyleyse müziğin insan üzerindeki etkisini, temelde, ‘varlık etkisi’ ve ‘nitelik etkisi’ olmak üzere ikiye ayırmak olanaklıdır. Müziğin bir insan üzerindeki etkisi sadece ‘varlık etkisi’yle sınırlıysa ve o insan müzikten sadece bu etkiye bağlı olarak hoşlanıyorsa, müziğin sadece ‘varlığında hoşlanıyor’ demektir. Müziğin sadece varlığından hoşlanan bir insanın ‘müzikten anlama’sı (pek) söz konusu olamaz. Böyle bir durumda insan ‘müzikten’ ya da ‘ortamdaki müzikten’ değil, (daha çok) ‘müzikli ortamdan’ ya da ‘müzikli ortamın niteliğinden’ anlıyor demektir.”[3]

Günümüzün ‘yaygın genel müzik algılaması’, müziğin alabildiğine –hatta zorlamayla- ticarileştirilip yaygınlaştırıldığı alanlardadır. Müzik diye algılanan da ‘müzikli ortam’ oluyor.

Yazının ilk paragrafındaki soruların yanıtları, birçok yerde aranabilir. Aranacak yerlerin başında ‘insan, toplum, kültür sanat, müzik’ ilişkisi gelmeli, sonra da ‘eğitim/eğitimsizlik sorunu’. Eğitimin yetersiz olduğu yerde kargaşa olması doğal bir gelişme. Ülkemizde de müzik, bu kargaşa ortamından yeterince payını alıyor ve herkesin müziği ‘en güzel’ oluyor. Müzik ‘paylaşılamıyor’.

[1] Ayten Kaplan, Kültürel Müzikoloji, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2005, s. 65.
[2] Prof. DR. Ali Uçan, MÜZİK EĞİTİMİ Temel Kavramlar-İlkeler-Yaklaşımlar ve Türkiye'deki Durum, Evrensel Müzikevi, Ankara, 2005 (3. Basım), s. 118.
[3] A.g.e., s. 118.
SEYİRLİK MÜZİK

Uzun süredir -haber kanalları dışında- televizyon izleyemiyorum. Hissettirmeden “Öldüren Eğlence”[1], gerçekten öldürüyor(!) galiba.

Müzik-eğlence ve magazin programları, dizi filmler, klipler vs… ve hepsi birbirine iyice benzedi. Yaşam alanlarımızı sarmaladı, onlardan kaçmak mümkün değil. Televizyon kanallarının sınır tanımayan ‘ticari kaygılar’ı daha fazla zamanlarımıza egemen oldu, yeni ‘müzik kültürü’müzü belirledi. ‘Söz’e dayalı olan ‘müzik kültürümüz’ 1980’lerden sonra, iyice görselleşti. Popüler kültür, müziği hızlı tüketimin içine aldı. Toplum müziği dinliyor; el çırpıyor, eğleniyor. Hatta, en hüzünlü ezgilerde bile eğleniyor!

Klipleri yapılan şarkılar her yaş grubuna sesleniyor. Hem görsel, hem de işitsel olarak algılanması çok kolay olan bu şarkıları, yetişkinler kadar çocuklar da bu hoşlanarak, dinliyor-izliyor.

İzleyici/dinleyiciler bu kargaşada, müziğin düzeyini sorgulamıyor-sorgulayamıyor. Sıtkı M. Erinç, kültür endüstrisinin ticari anlayışını şöyle açılıyor:

“Kültür endüstrisi, hoşluk yaratan her şeyi sanat sayar, sanat diye piyasaya sunar, fakat sanat alanının esas sorusuna; 'Ne Kadar Sanat' sorusuna hiç eğilmez, hatta bu soruyu örtbas eder, akıllardan silmeye uğraşır. Başarır da... Kültür endüstrisi için kazanç sağlanabilecek her yol mubahtır.”[2]

Hal böyle olunca, yetişkinlerin ve çocukların ‘beğenileri’ ve ‘beğeni düzeyleri’ sığlaşıyor.

‘Beğeni’ sözcüğünü TDK Sözlüğü 'Güzeli çirkinden ayırma yetisi…’ olarak tanımlıyor. Güzel-çirkin ayrımına varabilmek için de ‘bilgi-birikim’ gerek. Bu da uzun ve zahmetli bir süreç gerektiriyor. İşin çok daha kolayı bir yolu var ‘hoşlanmak’.

Artık, anlık hoşlanmalar ‘beğeni’ olarak kabul görüyor-gördürülüyor.

Anlık zamanlarda hafızalara kazınan işitsel ve görsel ‘hoşlanma kalıpları’, giderek bireylerin-toplumun ‘müzik kültürü’ oluyor.

Artık müzik seyirlik bir şey!!!

[1] Neil Postman, Öldüren Eğlence, Ayrıntı Yayınları, Çev: O. Akınhay, İstanbul, 1994.
[2] Sıtkı M. Erinç, Kültür Sanat Sanat Kültür, Ütopya Yayınları, Ankara, 2004, s. 74.
ZEVKLER VE MÜZİKLER TARTIŞILIR

Beğeni sözcüğü, “güzel veya çirkin yargısını verdiren duygu, zevk” veya “güzeli çirkinden ayırma yetisi, zevk, gusto” şeklinde açıklanıyor.

‘Beğeni’ nasıl oluşacak ve gelişecek?
İnsan tensel ve tinsel bir varlık olduğuna göre, zaman içindeki her ikisi de (tensel-tinsel) değişecek ve gelişecek. Bu gelişme, aynı zamanda zevklerin-hazların da gelişmesidir.

Varolan kültürel değerler ayrı bir şey, bu değerlerin ayrımına varıp kendine özgü değerler oluşturmak ayrı bir şey. Ancak, bununla da kalmayıp, kendi özgün değerlerini üretebilmek gerek.

Klasikler ise, zaten çağlar boyu değerlerini koruyanlardır.

Halbu ki ‘yaygın kültür-sanat’, sanki bunların hiç biri yokmuş gibi insanları etkiliyor, yaşamlarını belirliyor. Yanıt, sanat psikolojisinde:
“Biyolojik yaşımızla orantılı olarak, hem akıl yaşımız, hem de duyusal algılarımız değişmekte ve gelişmektedir. İçinde yaşadığımız yakın ve uzak çevremiz de gün be gün farklılaşmaktadır. Böylesine devingen bir ortamda, beğenilerimizi durağanmış gibi düşünmek, onun da değişebileceğini hesaba katmamak, yaşamın en büyük yanılgılarından biri olur ve bunun zararını da en çok sanat görür.”

TV’de izlenen kültür-sanat programları, yarışmalar vs. bu kaygıların oldukça uzağında değil mi?

Söze yine sanat psikolojisiyle devam edelim:
“Duygusal gereksinimlerimiz değişir; hem onu uyaran, hem de onu doyuma ulaştıran değişir. Bu bir doğa yasasıdır, ya da doğa yasası gibidir.”

Sanki nedense, duygusal gereksinimlerimiz, hem onu uyaranlar hem de doyuma ulaştıranlar da değişmiyor?
Bu süreçler tarım toplumlarında ağır, sanayi toplumlarında daha mı hızlı ilerliyor?
Bizdeki değişim süreçlerinin ağır ilerlemesi nedenlerinin önemli bir bölümünü, buralarda aramak gerek.

Adını koyarak söylersek, bir türlü tarım toplumundan sanayi topluma geçememiş olmamız veya belki bir oranda kentleşmiş ama kentlileşememiş olmamız asıl neden galiba!
Bir türlü -bilerek- “beğeninin bir görgü, bir bilgi işi olduğu, bir kültür sorunu olduğu…” anlaşılamıyor sanki.

Sözü yine sanat psikolojisiyle noktalayalım. S. M. Erinç güzel cümleleriyle şöyle açıklıyor, “zevkler de müzikler de tartışılır”ı:
“Zevki mutlakmış gibi düşünmek, olsa olsa bağnazlık olur. Zevk, ancak hazla hoşlanmaya oranla daha uzun ömürlüdür ve onlara oranla daha fazla kişilikle bağlantılıdır. Fakat kişiliğimizde gözlenebilen her değişme, özellikle olumlu her değişme zevkimizi de etkiler ve böylece sanattaki seçiciliğimiz de değişir.”

TDK Sözlük
Sıtkı M. Erinç, Sanat Psikolojisi'ne Giriş, Ankara: Ayraç Yayınevi 1998, s. 73.
A.g.e. s. 73
A.g.e., s. 72.