SANAT


“Sanat, toplumsal gerçeklerden kaynaklanan, bu gerçekleri yansıtan, toplumların dengeli değişmesine katkıda bulunan bir kültürel öğedir.”[1]

Sanat, toplumları yönlendirdiği, biçimlendirdiği, bilinçlendirdiği, gibi, bireyleri de yönlendirir, biçimlendirir ve bilinçlendirir. İşlevsel açıdan da insanlık tarihi boyunca her çağda ve uygarlıkta, içinde bulunduğu dönemin sosyal, siyasal, bilimsel ve teknolojik gelişmelerinden etkilenmiş, dolayısıyla çağının bir tür “yorumcusu” olmuştur.

Sanat, dış dünyasına, kendisiyle ilgili estetik duygular, bilgiler verir ve aradaki etkileşimi sağlar. Bu etkileşim sanatçıyı tekrar harekete geçirir, yeni üretimlerinin nedeni olur. Yeni üretimler ise kendi çağını yansıttığı gibi, toplum için ileriye dönük işaretler verir.

Aristo, kuramında sanat yapıtlarının, aslında bilgi edinmeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü izlerken, dinlerken alınan her şey öğrenme amaçlıdır. Öğrenme de insan beyninin en önemli etkinliklerinden biridir. Öğrenme sırasında ulaşılan doyum, aynı zamanda sanat eserini algılarken de duyulur. Sanatın her türünde ve seviyesinde, sanatsal yoğunluk karşısında uyarılan öğrenmek dürtüsü ve güdüsü izleyiciye- dinleyiciye mutluluk verir.

“Çünkü sanat yapıtı, kendine özgü mantığı olan ve çeşitli düzeylerde organize olmuş motiflerin içyapısal özelliklerine sahip bir üründür. Üstelik sanatçı da bize öyle kolay çözüm yolları açan değil, işin nereden kalkmış, nereye gelmiş olduğunu belirtmeyendir. Sanat yapıtı, gerçekten büyükse, nesnelerin karmaşık durumu içinden yaşamdan, daha iyi, daha inandırıcı, daha uygun anlamlar çıkarmamıza yardımcı olur.”[2]

Sanat aynı zamanda bilimle de alakalıdır. “Bilim, doğal ve toplumsal olguların dayandığı yasaları bulgulamaya ve olayları açıklamaya çalışırken, sanat, biçimleri bulgulamaya çalışır. Çünkü sanatta belli kuramlara ve modellere uyma zorunluluğu yoktur... Bilimde gerçekler kavramlar aracılığıyla yorumlanırken, sanatta yorumlama daha çok duyuşlara ve sezgilere dayanır. Bilimde aranan şey doğruluktur. Bu nedenle bilimde duygulara yer yoktur; bilim tamamen akılcı ve mantıksal olmak zorundadır. Oysa sanat yapıtında gerçek kadar güzelliğe de yer vardır.”[3]

Bilim tek başına vardır ama sanat, bilimle iç içedir ve birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Bilimsel açıklaması yapılabilen her ses yığının müzik eseri olamaması gibi.

Sanatın bilimle olan ilişkisinin bir diğer tarafını da, sanatın öğretimindeki “yöntem bilimi” oluşturur. Yöntem bilimi ve sanatın ilişkisi ise kesin bulgularla kanıtlanmış, tanımı yapılmış ve sanatın estetiği ile buluşturulup kurallaştırılmış bir ilişkidir.

İnsanla dış dünyası arasında sürekli bir dengenin varlığından söz edilemez ama, insanın duyarlılığı ve sanatın gücü ile dış dünyayı bir noktada kesiştirebiliriz. Bu noktada sanatın kendisi vardır. İnsanın ve çevresinin değişken ve gelişken yapısı, bu kesişmeyi her zaman daha ileriye iter.

Sanat, insanla dış dünyası arasında “daha derin” bir ilişkiyi açığa vurur ve sanatın görevi tek bir tanımla açıklanamaz. Sanatın başlangıçtaki ile şimdiki görevleri aynıdır ancak, tarihsel süreç içindeki toplumsal değişimler kendi sanatlarını yaratmışlardır, çünkü sanat, toplumların birçok değişik gereksinimlerini karşılamak zorundadır.

“Sanata her dönemde insan aynı duyarlılıkla yaklaşmış ve bu ihtiyaç hiçbir zaman sönmemiştir. İnsan görmediğini, duymadığını ve yaşamadığını, başka biçimlerle (sanat yoluyla) hep yaşamak istemiştir. Sanatın etkileyici, büyüleyici gücü ise insanı kendine çekmiş, konuyu bile halde antik tiyatro sahnesinde oyun izletmiş, en modern salonlarda konser dinletmiştir.”[4]

[1] İbrahim Armağan, Sanatın Doğası ve Özyapısı, Sanat Olayı Dergisi, Mayıs 1982, s. 30
[2] Sezer Tansuğ, Herkes İçin Sanat, Altın Kitaplar Yay. 1982, s. 172
[3] Armağan, s.30
[4] Ernst Fischer. Sanatın Gerekliliği. Özgür Yay. Birinci Bl. Sanatın Görevi